16 Şubat 2012 Perşembe

herhangi biri

erken uyanmıştı o sabah. halbuki çok geç uyumuştu. arkasından ağlanacak kadar güzel bi kitabı bitirmiş, kitabın kahramanlarıyla konuşurkende uyuyakalmıştı. ışığı kendisi kapatmamış, kimin kapattığından da haberdar değildi. sormadı da. kapanmıştı işte. uyandığında aklındaki tek şey Münevver'di. çabuk etkilenirdi zaten oldum olası.  Münevver'le bütünleşti. beraber haykırdılar, beraber ağladılar ve o uyudu...
içinde garip bir mutluluk oturmuştu. kitaplarıyla barıştı ya daha büyük bir mutluluk yoktu artık. aylar önce alıp kapağını hiç açmadan kenara koyduğu bütün kitapları raflardan çıkardı. hayatına ortak olacak yeni insanlar, yeni anlayışlar demekti bu. ağzının kenarına yamuk bi gülümseme yerleşti. iştahla kitaplarına baktı. ama bu kısa sürdü. annesi anı parçalar bir edeyla seslendi ''kahvaltı hazır! ''
yüzündeki gülümseme kayboldu bi anda. erken saatlerde midesi hiçbirşey almazdı. ama annesini de kırmak istemedi. 
'' geliyorum.'' dedi isteksiz. yüzünü yıkadı. aynaya baktı ve yüzünü incelemeye başladı. ''gayet muntazam'' dedi içinden. öyleyse sorun neydi? bakışlarına oturan bu memnuniyetsizlik neydi. gereksiz yere çirkinleştiriyordu yüzünün kıvrımlarını. ''neyse ne! '' dedi kahvaltıya oturdu. annesiyle sohbet ederek tabağını eşelemeye başladı. çocukkende yapardı bunu. hiçbir şey yemeden kalkar ama sanki çok şey yemiş gibi görünmeyi başarırdı. o gün bi çok şeyden konuştular annesiyle. onun önemsemediği ama annesi için haber değeri taşıyan bir çok şey..sürekli kafa sallıyor, annesinin yüz ifadelerine göre ifadelerini değiştiriyor, ara ara gülümsüyordu. o buna saygısızlık yapmadan dinlememek diyordu. böyle bir hakkı vardı! annesinin misafirleri gelecekmiş. bunu duyunca panik oldu. hangi deliğe saklanabilirim diye geçirdi içinden. yatağın altına girip bir daha çıkmamayı istedi. bazı zamanlarda çekilmez bir velet gibi davrandığının farkındaydı. ama değiştirmiyordu, değiştirmek istemiyordu. memnundu kendinden. başkalarının memuniyeti ikinci planda bile değildi. zararsız olduğunu düşünüyordu bunun. öyleydi de.  bazı günler uzun yürüyüşlere çıkardı, kulağında kulaklıkları, kilometrelerce kendi içine yürüyen küçük bir kadın! insanların yüzlerini incelerdi. sanki kaybettiği birini arıyormuş gibi. bulamazdı. bulmamalıydı belki de... önyargıya inanırdı. önyargı dediğimiz şeyin bizim ölçülerimizi yansıttığını düşünürdü. herkese belli bi mesafeden yaklaşırdı. soğuk bulduklarını bilirdi ama umrunda da olmazdı. bunu severdi içten içe. en yakınlarıyla bile arasında cam bir duvar vardı. görüyor, konuşuyor, dokunuyor, ama daha fazlasına müsade etmiyordu. herkes içine yabancıydı. kimseyi içine almıyordu. görmelerini istemediği şeyler vardı belki. belki yeniden kırılmak vardı serde... anlatmıyordu da. kimsenin tam olarak hakkında yargıya varamayacağı bir insandı. boşlukları vardı. doldurmuyordu. büyürken toprağı inciten ağaçlar gibi görüyordu insanların fıtratını. en çok annesini inciten ağaçlar... doğanın kanunu diye bişey var işte! 
uzaklara gitmek istiyordu. sonsuz bahar ülkesine. gidecekti de. aylardır bunun hazırlığı içindeydi. ansızın pat diye ben gidiyorum diyecekti. açıklaması yoktu. yeni yaşamlara değmek istiyordu. hala acımayan bi kaç yeri kalmıştı. acısın, uyuşsun istiyordu. gittiği yerlerden sevdiği insanlara kart atacaktı. bunu çocukluğundan beri hayal ediyordu. arkasına minik notlar düşülmüş kartlar... gülümsedi ve hayal etmeye, planlamaya devam etti. sanki ölüm hiç yokmuş gibi davranmayı hep severdi. belki de en çok ondan korktuğu için... 
yolculuk yakındı. gidecekti...

Hiç yorum yok: