11 Ekim 2013 Cuma
sevinmek yaşı
kafferengi atlar koşuyor rüyalarımda. gülme. küçükken kahve diyemezdim ben. dişlek çocukluğum bi harfi dişlemekten acizdi. camlara burnumuzu dayardık sulu kar yağdığında. beş taş oynardık sonra ve yerdik fırçayı ananemden " evin bereketi kaçar, taş sokmayın şu eve" derdi. haklıydı belki. baksana, şimdilerde taş evlerde bereketsiz hayatlar yaşıyoruz. suçu taşlara atıp kolaya kaçıyoruz. sus un kurabiyesi, sus!
bazen durup durup çocukluğumu özlüyorum. sobaya bırakılmış portakal kabuklarını düşlerken en çok. el örgüsü hırkaların içinde burnumuzu çeke çeke geçirdiğimiz kışlarımız, pişmesini bekleyemeden sobadan çaldığımız kestanelerimiz vardı. çarptığımız duvarları azarlayan gepegenç annemiz... binemediğimiz bisikletlerin ardından attığımız haşin bakışlarımız vardı. benim çocukluğumun neredeyse yarısı babamı işten gelmesini beklemekle geçti. sokağın başında babamı görünce koşmak isterdim şuursuzca ama koşamadım işte. sonra yürümeye, koşmaya ve düşmeye başladım. dizlerime yapışan yara izlerimin çoğu hep babama varmak için oldu. şimdi öyle memnunum ki o bir kaç parça yara izinden. bir de geceleri sobadan tavana yansıyan kızıl canavarlarım vardı. " Allah'ım beni taş gibi yatır, kuş gibi kaldır" dualarım. sonra bir kuşumuz oldu ve öğrendim ki kuşlarda uyurmuş. bizim dua düpedüz uydurukmuş.
şimdi ne zaman hüngür şakır bir hüzne gark olsam, bu dumanlı şehrin unutulmuş bi sokağına dalar çocuklara bakarım. hala aynı kalan şeyleri görünce " uzaklaşmamış çok " deyip sevinirim.
" sevinmek nedense hep yedi yaşında".
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder